Salı, Kasım 24, 2009
Pazartesi, Kasım 23, 2009
Hitit Güneşi Epizort 22 - FACTSCon! Belçika!
Eveeeet... Birkaç hafta önce hayli maceralı bir yolculuktan sonra (Saab 93 sucks) kendimi Belçika'nın Gent şehrinde buldum. Ankara'dan Banu, Brüksel yakınlarından Deniz, Erap (artı yavrucukları) ve misafir sanatçımız İlker ile buluştuk ve biraz geztikten sonra son derece gürültülü bir alanda bir kayda giriştik. Muhtemelen ses kalitesi en düşük episodlardan birisi olduğu için özür dilerim ama anca bu kadar oldu. Tabii ki böyle bir ortamda daha çok neler görebildiğimizi konuştuk. Ben de bir yandan Fransa kıyılarında bir yerde terkettiğim arabamın endişesi ve sigorta şirketiyle uzun telefon konuşmalarında hayli zaman harcadığım için çok uzun bir kayıt yapamadık ama olduğu kadar artık. Saab 93'ler harbi sucks demiş miydim?
Haliyle kaydın yanında neler gördüğümüzü biraz bolca fotoğraf yükleyerek anlatmaya çalışacağız.
Daha bi takım foto ve yüksek res versiyonlarını nah burada bulabilirsiniz..
Birtakım ikinci el kitap satanlar vardı...
Kocaman bir Tatooine maketi vardı:
Jabba da gelmişti:
Hey tost makinası!
KUTULUUUUUUU!!!!!
Son zamanlarda bolca gördüğüm bir şey de böyle olaylarda bedavaya sarılanlar. Bu arkadaş da olaya farklı bir açıdan yaklaşmış:
Cosplaycılar bolcaydı gerçekten. Ne yazık ki Cosplay yarışması çook kötü organize edildiğinden hiç bir sey göremedim. Geçen seneki FACTS'a bakarsanız farkı görürsünüz.
Belçika waffle olayı İmparator çalışanlarını bile çıldırtabiliyor. Lezizler:
CİYAAAAAAK!!!
Bolca cosplaycı arkadaş vardı:
Meşhur İmparatorluk misafirperverliği:
Dude! (Looks like a lady):
Endor savaşını Gent'te yaşamışız meğerse:
R2D2 klübünün eserleri!
Yeni nesil Storm Trooperlardan:
Biraz oyuncaklar:
Dostlar ve düşmanlar bir arada:
Işın kılıcı çalısanları:
Bu Predator haayli iriydi:
Bir X-Wing pilotu, Bir Orca, bir Star Wars hatunu ve bir... Hmmm. ötekileri çıkartamadım:
Cosplay olayında çok para harcamaya gerek yok: Olağanüstü bir LEGO adam:
Pazar, Kasım 22, 2009
Unseen Academicals - Terry Pratchett (2009)

Birkaç sene önce hızlı ilerleyen Alzheimers hastalığına yakalandığını ögrendiğimiz favori komedi-fantazi yazarımız Terry Pratchett (pterry) amcamızın 37'inci Discworld kitabı Unseen Academicals bu gün bahsedeceğim kitap. 2007 başlarında olsa gerek - bu haber ilk ortaya çıktığında hayli tedirgin olmuştu camia, çok hızlı bir şekilde kaydebeceğiz Pterry'nin komik bilincini diye. Ancak kendisi aynı fikirde olmasa da aradan iki sene geçtikten sonra hala canavar gibi yazabildiğini kanıtlıyor.
Pterry'nin iki tür kitabı var. Birincisi karakterleri beklenmedik bir ortama koyup ne yaptıklarını izlediği (Wyrd Systers, The Colour of Magic, Small Gods, Witches Abroad, Night Watch, Men At Arms, Monstrous Regiment, Mort, Reaper Man), ikincisi ise günümüzden bir olayı Ankh-Morpork'a tanıtıp ne olup bittiğini veya bizim evrenimizdeki bir olayın orada nasıl olduğunu irdelediği (Moving Pictures - filmler, Going Postal - posta servisi, Making Money - merkez bankası, The Truth - gazeteler, Soul Music - rock müzik, Maskerade - opera, Hogfather - Noel vesaire vesaire) romanlar...
Her ne kadar arada iyileri çıksa da Pterry'nin esas akılda kalan ve sürekli tekrar tekrar okumak istediğimiz eserleri genelde ilk kategoridekiler. Bazı karakterler son zamanlarda askıya alınmış olsalar da genelde karakterlerin geliştiği romanlar en favori romanları oluyor. Mesela Rincewind bu romanda bir miktar gözükse de sadece destek karakterlerinden birisi. Her ne kadar ilk iki roman tümüyle Rincewind hakkında olsa da son romanlarda çok az yer alan bir karakter. Benzer şekilde ilk romanlarda bolca yer alan cadılar bir süredir yok.
Bir Night Watch'ın heyecanlı sürüklemesi, Small Gods'daki esasında hayli derin felsefe, Mort'taki karamsarlık ve yaşamın ve ölümün ne olduğunun irdelenmesinin verdiği zevk ile ne yazık ki son zamanlarda iyice öne çıkmış olan daha ticari eserlerinin eğlendirmesi ve akılda pek bir şey bırakmaması ne yazık ki yaşamın gerçeklerinden birisi.
Sonuçta Pterry ticari bir yazar. Yazdıklarının öyle bir popülerliği var ki klavyenin üstüne sıçıp sonra kağıda sıvasa alır, güle güle okuruz. Öte yandan bu adamın yazdığı en kötü Discworld kitabı bir çok fantazi/komedi yazarının yazdıklarıyla karşılastırıldığında Pterry'nin dehası ortaya çıkıyor.

Daha geçen hafta andığım Douglas Adams ile tam bir zıt karakter Terry Pratchett. Adams her satırının üstünde günlerce düşünen birisi iken belli ki Pterry son derece hızlı ve dertsiz yazıyor. Kitapların kalitesi hiç bir zaman belli bir seviyenin altına düşmese de olağanüstü olmalarını beklemeden piyasaya sunan bir yazar Pratchett. Bu sayede arada hayli zayıf romanları ortaya çıkabiliyor. Öte yandan 25 yıllık Discworld tarihinde hayli bir kitap çıkartabildi.
Herneyse, kısacasi bu kitabın içeriğini çok uzun süre hatırlamayacağımı anlamış olmalısınız. Muhtemelen belki son belki sondan bir onceki kitabı olacak bu eserin daha önemli, tarihe damgasını vuracak bir yapı olmasını tercih ederdim ancak en fazla birkaç sene daha bilincini koruyabilecek bir insandan daha fazlasını beklemek hata olur belki de. Bir ihtimal bunu olabildiğince hızlı bir şekilde yazıp bizlere okutmak istedi.
Biraz kitaptan bahsedelim. Pterry bu kitabında futbol ve özellikle İngiliz futbol fanatiklerini irdeliyor. Ankh-Morpork'un alt tabakası, adını futbol koydukları vahşi spordan konuyu açıyor. Yan konulardan birisi de hayli işlediği bir konu, ırkçılık.
Bu kitap İngiltere tarihi için hayli geç bir kitap. İngiltere 1980'lerde holiganlarıyla ünlü bir yer idi. Her ne kadar eskisi kadar olmasa da hala yer yer ortaya çıkan çok içen, fanatik, ırkçı ve basbayağı alt tabaka holigan tayfasi bu kitapta Ankh-Morpork'a taşınmış.

Ana karakterlerimiz Üniversite'nin üst seviye akademisyenleri, Ridcully, yeni nesil büyücülerden Ponders ana rollerde. Şehrin diktatörü Vetinari yine bir takım numaralar çevirmekte. Ayrıca birkaç yeni karakter, Üniversite'nin gece mutfağını yöneten tombiş Glenda, kafası boş ama çok güzel arkadaşı Juliet, babası eski futbolculardan Trev, geçmişi karanlık olağanüstü zeki ve saygılı ancak Üniversite'nin hizmetçilerinin en alt tabakasında çalısan Nutt katılıyor aramıza.
Ponders sağdan soldan görev üstlenip neredeyse Üniversitenin tümünü yönetmeye başlar. Yeni görevlerinden birisi Üniversite geleneklerini yerine getirmektir ve bir mirasın şartı olarak Üniversite'nin arada bir futbol turnuvasında oynamasının gerektiğini keşfeder. Üniversite tayfası futbol adı verilen sokak kavgalarını düşünür o şekilde oynamanın mümkün olmadığına kanaat getirir ve çözüm olarak bu konuda birşeyler yapıp oyunu uygarlaştırmaya karar verir. Bir takim Deus Ex-Machinalardan sonra Havelock Vetinari'nin de aynı şeyi istediği ortaya çıkar. Glenda, Ridcully'nin yaptığından hiç hoşlanmadığı halde için içine karışmaktan kendini alamaz. Bu arada Nutt içindeli vahşi duyguları kontrol altına almaya çalışmasına rağmen evrenin geri kalanı pek aynı fikirde değildir. Göbekli Üniversite akademisyenleri çok hızlı bir şekilde kendilerine süper futbol oynamayı öğretir ve bir yandan da modern futbolun kurallarını yazarlar ve kendilerine rakip bir takım ararlar. Vetinari ise futbol holiganlarini kendi amaçları için kullanmaya çalıştığından bütün varolan vahşi futbol takımlarının Üniversite tayfasına karşı bir takım yaratıp oynamalarını önerir. Bu arada Juliet bir cüce modasına manken olup meşhur olma adımları atmaya başlar. Sonuçta işler iyice karışır ve futbol sahasındaki ilk modern futbol maçında iyice çığrından çıkar. En sonunda herşey mutlu bir sona kavuşur.
Pterry bu kitapta hayli bir Deux Ex-Machina kullanıyor. Futbol topunun keşfi, kitabın başında konuyu futbola getirişi, Juliet'in modellik yaşamı, bir ara Nut'un kendi kendini psikanaliz etmesi, Trev'in ne kadar iyi bir futbolcu olmasına rağmen hiç futbol oynamaması... Bazı ara hikayelerin pek bir masası da yok. Vetinari bir ara kontrolü kaybediypor gibi, eski bildiğimiz herşeyi planlamış diktatör havasını kaybetmemesine rağmen bu kez planlarının pek yolunda gitmediği ortada. Bazı eski Watch karakterleri de ortaya çıksa da pek bir önem taşımıyorlar. Bazı espriler de (beden hocasının hayaletini taşıyan düdük gibi) ingiliz okullarında okumamış insanlar için çok mana içermiyor.
Öte yandan, herşeye (özellikle futboldan hiç anlamamama ve hazzetmememe) rağmen kitabı elimden düşüremedim ve hayli hızlı bir şekilde okuyup bitirdim. Son derece komik, geyik bir kitap ve eminim futbol ve holigan kültürüne bir sürü göndermeyi kaçırdım ve bunları anlayan birisinin son derece daha çok zevk alacağı kesin.
Unseen Academicals'den sonra birkaç kitabının daha çıkacağını ümit ediyorum. Belki bir Night Watch daha çıkar ama emin değilim. Kitabın başındaki teşekkürlerden birisi büyük kısmını bilgisayarda yazan eden birisine. Bu demek ki Pterry bunu daha çok anlattı ve birileri yazdı onun yerine. Belki bu yüzden biraz bölük pörçüklük var kitapta. Pterry kendisi üstüden ne kadar geçti emin değilim ve bundan sonraki kitabi ne kadar yazabilecek bilemiyorum. Öte yandan ileride Discworld'u başka yazarların devam ettirmesi son derece kolay. Kaynak olarak kullanılabilecek 37 roman, 12 tane Discworld hakkında resim ve kaynak kitapları, 5 tane Discworld harita kitabı artı PTerry'nin kendi notları muhtemelen bir çok ticari yazara hiç bir sorun çıkartmaz. Sonuçta TSR ve Star Wars dünyasına yazan yazarların ne kadar kolay ve hızlı yazdığı sürekli anlatılan bir şeydir. 1996 civarında olsa gerek, Mike Resnick, yazdığı bir Star Wars romanını bir hafta sonunda bitirdiğini ve aradan gecen onca sene sonra ne yazdığını hiç hatırlamadığını yazmıştı bir e-mail haberleşmemizde. Pterry'nin bize bıraktığı eserlerle son derece rahat bir şekilde Discworld kendisini kaybettikten sonra devam ettirilebilir ancak aynı zevki verir mi çok şüpheliyim.
Fırsat bu fırsatken gidip bu adamın romanlarını bir yerden elde edin ve okuyun, özellikle aşağıdaki listeyi henüz okumadı iseniz:
- The Colour of Magic
- Mort
- Wyrd Systers
- Guards! Guards!
- Small Gods
- Night Watch
Unseen Academicals BK fiyatı: £18.99 hard cover ISBN: 9780385709340 Yayıncı: Doubleday
Ha bu arada...
veeee direk Terry Pratchett'in agzindan:
Pazartesi, Kasım 16, 2009
Seni gidi hain isyancı!
Geçenlerde bir yerde gördüm. Son derece matrak bir olay.
Stéfan adlı bir arkadaş her gün iki Storm Trooper'in başından geçenlerin bir fotoğrafını bizlerle paylaşıyor.

Gidiniz, RSS reader zımbırtınıza ekleyiniz.
Stéfan adlı bir arkadaş her gün iki Storm Trooper'in başından geçenlerin bir fotoğrafını bizlerle paylaşıyor.

Gidiniz, RSS reader zımbırtınıza ekleyiniz.
Podcast Ep 21: Turkiyede fantazi edebiyati
- Fantasy as a gateway drug: genc yasta fanteziyle baslayan okurlar istikbalde iyi BK okuyucusu olur mu?
- Bir elfle bir cuceyi pembelesinceye kadar kavuralim, orklari ekleyelim, fantazi edebiyati olsun.
- Alp Aras - Elf Kanı Büyülü Efsaneler Serisi 1. Kitap
- Tolkien cevirilerinin Turk fantezi edebiyatinin kliseler etrafinda dolasmasindaki payi ne kadar?
- 33 kere Hugoya aday gosterilen uretken yazar Mike Resnick.

- Dinozor hitit gunesi tayfasinin ilk gozagrilarindan Drizzt.
- Puslu Kıtalar Atlası
- Altın Eşek
- Edebiyat kuramcisi, kultur tarihcisi Tzvetan Todorov.
- Butun fantazi edebiyati iskandinav mitolojisine dayanmak zorunda mi?
- Anne McCaffrey - Dragonriders of Pern
- Roman ve film karakterlerinin 13 yas kitlesinin arzularina hitap etme durumu, bkz Arwen, bkz Elminster.
- Internetten alinma papazlik, fenni sunnetcilik, vs sertifikasyonu.
- Dini metinler, efsaneler, sozlu dini gelenekler, veliler, turbeler, fantastik ogeler.
- Demitifikasyon, mitifikasyon, remitifikasyon!
- Philip Pullman - Kuzey Isiklari
Pazar, Kasım 15, 2009
And Another Thing - 6. Otostopçunun Galaksi Rehberi Kitabı (Eoin Colfer)
Bundan hayli bir sene önce Mostly Harmless adlı kitap yayınlandığında heyecanlanmıştım. Douglas Adams'ın Otostopçu serisinin ilk kitaplarını okuduğumda hayatımda bu kadar komik ama yaratıcı bir şey okumadığımı farketmiştim. Öte yandan o zamanki hayranlığıma rağmen kitapların gittikçe yavanlaştığı belliydi. Bu arada Mostly Harmless'in yayın tarihi 1992. Aradan sittin sene geçmiş ve benim kıçımdaki teller ağarmaya başlamış galiba.

Douglas Adams, yazmaktan nefret eden bir yazardı. Her yazdığı satırın vurgusunu ve etkisini planlaya planlaya yazdığından bütün olay acı verici bir yük haline geliyordu Adams için. Günlerce en komik rakam nedir diye (42) düşünen ve dert eden bir adamdan bahsediyoruz. Kendisi esasinda Otostopçu olayını radyo oyunu olarak yazmıştı (nasıl süper olduklarını onların anlatamam. Bir yerlerden çekip dinlemiştim ama önce TV serisini İngiliz Kültür'den alıp izlemiştim, o da ayrıca eğlenceliydi). Bir radyo oyununun senaryosunu yazmak ile bir kitap yazmak arasındaki emek farkı Douglas Adams'ı çok zorlamıştı. Hatırlanması gereken olay şu: Otostopçu olayı önce bir radyo oyunuydu. Sonra bir kitap. Sonra TV serisi. Sonra başka kitaplar ve radyo oyunları. Adams'ın ölümünden sonra da sonunda bir film. Sonra BBC'de radyo oyunları tekrardan ve en son kitabın da yayınlanmasıyla bu seri sona erdi bir çoğu kişinin gözünde.
Douglas Adams serinin dördüncü ve beşinci kitaplarnı resmen baskı altında yazmıştı ve açıkçası kitaplarda bu hayli belli. Son derece başarılı şekilde yazılmış Dirk Gently kitaplarını da katarsak toplamda Adams'ın o kadar çok kitabı yok. Niye olduğunu anlamak için bu son derece zeki, sürekli manik-depresif sorunlarıyla mücadele eden adamı tanımak bilmek lazım. Ne yazık ki bunun için Stephen Fry olmak lazım!
Herneyse, gel zaman git zaman, Douglas Adams öleli hayli oldu (o acıklı gün 2001'de geldi ve gitti) ancak biz okurların adamın eserlerine ve karakterlerine açlığı azalmadı, hatta arttı. Son derece başarısız bir film Adams'ın romanlarını yeni bir nesile tanıtmaya vesile oldu. BBC Radyo 4'ün oyunları tekrar hatırlattı bu adamın radyo oyunundaki dahiliğini - her ne kadar (bildiğim kadarıyla) kitaplardan adaptasyon olsa da.
Bir gün radyoda bu serinin 6. kitabının yazıldığını duydum ve hemen Amazon'a saldırarak kitabı daha yayınlanmadan sipariş ettim. Kitabın yayın tarihinde BBC de kısaltılmış halini radyoda yayınlayacağını duyurdu.
Sonunda kitap masama geldi. Hevesle eve götürdüm ve okumaya başladım.
5. Kitabın sonunda Arthur sonunda öleceğine emindir. Stravromula Beta'ya gitmeden ölmeyeceğini bildiğinden içi rahat olan Arthur Dent, igrenc Vogon'ların her paralel evrendeki Dünya'yı yok etme kararına kurban gider. Burada Adams'ın bu seriden ne kadar nefret etmeye başladığını anlayabiliyoruz. Arthur'u öldürmek yetmiyor, bütün paralel evrenlerdeki dünyalar yokediliyor bir devam romanını engellemek için. Herneyse, aniden üçüncü kitabın başındaki bir karakter ortaya çıkar ve Arthur'a hakaret etmeye gelir. Bu uzaylı, meşhur ölümsüz Wowbanger, Arthur, Trillian, kızları Random, Zaphod ve Ford'u yokedilmekte olan dünyadan kurtarır. Wowbanger bir kaza sayesinde ölümsüzlüğe kavuşmuş olduğundan beri evrendeki herkese sırayla hakaret etmeyi kendine amaç edinmiş olan bi pezevenktir. Zaphod, bu herife çok gıcık oldugundan bu herifin ölmesi gerektiğine kanaat getirir ve tanrılarla arasının iyi olduğunu, Thor'un Wowbanger'ı kesin öldürebileceğini iddia eder ve anlaşırlar(!). Zaphod, kendi uzay gemisine atlayarak Asgard'da Thor'u bulup Wowbanger'i öldürmeye ikna etmeye gider. Wowbanger de gemisindeki uzaylıları (eh, artık Dünya kalmadı sonuçta) evrendeki son kalan insanların yanına götürmeye kabullenir. Yolda Trillian ve Wowbanger, Random'un bütün itirazlarına ve somurtmalarına karşın birbirlerine aşık olurlar. Bir yandan da Vogonlar evrendeki bütün Dünyaları yok ettikten sonra bütün insanları yok etmeye karar verirler ve onlar da aynı hedefe doğru yola çıkar. En sonunda herkes aynı anda aynı yerde buiuşur ve Thor vs. Wowbanger kavgası başlar.

Bu kadar özet yeter. Açıkcası kitabı bu kadar yazsaydı da yeterdi yazarımız. Yazarımızın adı Eoin Colfer. Kendisi 18 tane kitap yazmış olmasına rağmen adını ilk defa duydum. Meğerse çocuk kitapları yazarmış. Neren bu adama verdiler bu görevi bilmiyorum. Adamın eşinden izni aldıktan sonra kollarını sıvamış bu olaya. Stephen Fry'a yazdırsalardı bence, cok daha güzel olurdu. Eminim teklif ettiler ancak Fry ile Adams çok iyi arkadaşlardı, muhtemelen Fry önündeki zorluğu tahmin ederek 'Hayır' dedi teklife. Ne yazık ki Eoin de aynı cevabı vermemiş.
Bir çok yerde olduğu gibi farklı bir yazar karakterlere ve olaylara farklı bir şekilde yaklaşıyor. Tasvirler, tanımlar. olaylar Adams tasvirleri, tanımları ve olayları değil. Kitapta bütün önemli unsurlara bir kez değiniliyor: havlu, rehber, gargleblasterler, Heart of Gold, balıklar, Arthur'un sanviç yapma yeteneği... Eski kitaplardaki karakterlerin hepsinden bir defa bahis en azından geçiyor, Arthur'un kayıp eski sevgilisi Fenchurch bir AI olarak geri geliyor, Prostnetnic Vogon Jeltz (ve kendisini pek de Vogon hissetmeyen oğlu!), bile ortalıklarda. Bütün eski espriler en az bir kere yapılıyor, Gargle Blaster esprileri bayılana kadar tekrar ediliyor. Birkaç yeni espri de araya serpiştirilmiş.
Bana en farklı gelen şey ise Rehber idi. Orjinal kitaplarda rehberi hep üçüncü kişi yazardı. Burada rehber girdileri TV serisinde olduğu gibi araya serpistirilmiş italik bir font ile, dipnotlarla. Pek de iyi olmamış açıkcası ama daha çok Wikipedia tatında olmuş. Nasıl laptopta izlediğim bir belgeseli durdurup Wikipedia'ya bakarım arada bir merak ettiğim bir konu hakkında, hikaye akışı çat kapı kesilip araya bir rehber hikayesi konmuş.
Kitabın beni en çok güldüren bir kısmı bir sahte irlanda aksanlı dolandırıcının yeni kurduğu koloniye tanrı araması faslı idi. Dolandırıcı arkadaşın Cthulhu ile kurduğu diyalog gerçekten hayli geyik idi. Ph'nglui mglw'nafh Cthulhu R'lyeh wgah'nagl fhtagn.

Bu kitabı okumak hayli bir zamanımı aldı, pek sarmadı açıkcası. Özellikle başta çok zordu ama gittikçe kolaylaştı. Ne zaman ki kendime "Bu bir Douglas Adams kitabı değil, keyfini çıkar, ciddiye alma" diyebildim, kitap hızladı ve kalan üçte biri son derece hızlı bitti. Ancak üçte ikisiyle resmen boğuştum. Aynı zamanlarda gelen The Unseen University adlı Terry Pratchett kitabında hiç öyle bir sorunum olmadı, kitaba ilk sayfadan girip hayvani bir şekilde sardım okumaya.
Öte yandan kitabın hakkını yemeyeyim. Bütün hatalarına rağmen eğlenceli bir kitap. Tek kusuru Douglas Adams ve Rehber serilerini hatırlatması, onları anısını zedelemesi. Eger bu adam bu kitaptaki bütün karakterlere başla bir isim verip yazmış olsaydı muhtemelen çok ciddi sevecek, Adams ile karşılaştırmayı bırakıp sahip olduğu esprilere gülüyor olacaktım. Son derece geyik, neşeli bir kitap ancak bu kitabı en bi orjinal ve ilk rehber kitabıyla karşılaştırıp aradan 30 yıl sıra hala okunabileceğini düşünmek hata olur. Şaka değil, ilk Otostopçu radyo oyunu 1978 Martında yayınlandı. İlk kitap tam 30 yıl once, 1979 Ekiminde ayınlanmıştı ve ilk kitap halen bilim kurgu ve komediyi seven gençlere önereceğim en önemli kitaplardandır.
Şimdi evime geri gidip küveti sıcak suyla doldurup plastik ördeğimi yüzdüresim var......
Borders, Oxford 15 Kasım 2009

Douglas Adams, yazmaktan nefret eden bir yazardı. Her yazdığı satırın vurgusunu ve etkisini planlaya planlaya yazdığından bütün olay acı verici bir yük haline geliyordu Adams için. Günlerce en komik rakam nedir diye (42) düşünen ve dert eden bir adamdan bahsediyoruz. Kendisi esasinda Otostopçu olayını radyo oyunu olarak yazmıştı (nasıl süper olduklarını onların anlatamam. Bir yerlerden çekip dinlemiştim ama önce TV serisini İngiliz Kültür'den alıp izlemiştim, o da ayrıca eğlenceliydi). Bir radyo oyununun senaryosunu yazmak ile bir kitap yazmak arasındaki emek farkı Douglas Adams'ı çok zorlamıştı. Hatırlanması gereken olay şu: Otostopçu olayı önce bir radyo oyunuydu. Sonra bir kitap. Sonra TV serisi. Sonra başka kitaplar ve radyo oyunları. Adams'ın ölümünden sonra da sonunda bir film. Sonra BBC'de radyo oyunları tekrardan ve en son kitabın da yayınlanmasıyla bu seri sona erdi bir çoğu kişinin gözünde.
Douglas Adams serinin dördüncü ve beşinci kitaplarnı resmen baskı altında yazmıştı ve açıkçası kitaplarda bu hayli belli. Son derece başarılı şekilde yazılmış Dirk Gently kitaplarını da katarsak toplamda Adams'ın o kadar çok kitabı yok. Niye olduğunu anlamak için bu son derece zeki, sürekli manik-depresif sorunlarıyla mücadele eden adamı tanımak bilmek lazım. Ne yazık ki bunun için Stephen Fry olmak lazım!
Herneyse, gel zaman git zaman, Douglas Adams öleli hayli oldu (o acıklı gün 2001'de geldi ve gitti) ancak biz okurların adamın eserlerine ve karakterlerine açlığı azalmadı, hatta arttı. Son derece başarısız bir film Adams'ın romanlarını yeni bir nesile tanıtmaya vesile oldu. BBC Radyo 4'ün oyunları tekrar hatırlattı bu adamın radyo oyunundaki dahiliğini - her ne kadar (bildiğim kadarıyla) kitaplardan adaptasyon olsa da.
Bir gün radyoda bu serinin 6. kitabının yazıldığını duydum ve hemen Amazon'a saldırarak kitabı daha yayınlanmadan sipariş ettim. Kitabın yayın tarihinde BBC de kısaltılmış halini radyoda yayınlayacağını duyurdu.
Sonunda kitap masama geldi. Hevesle eve götürdüm ve okumaya başladım.
5. Kitabın sonunda Arthur sonunda öleceğine emindir. Stravromula Beta'ya gitmeden ölmeyeceğini bildiğinden içi rahat olan Arthur Dent, igrenc Vogon'ların her paralel evrendeki Dünya'yı yok etme kararına kurban gider. Burada Adams'ın bu seriden ne kadar nefret etmeye başladığını anlayabiliyoruz. Arthur'u öldürmek yetmiyor, bütün paralel evrenlerdeki dünyalar yokediliyor bir devam romanını engellemek için. Herneyse, aniden üçüncü kitabın başındaki bir karakter ortaya çıkar ve Arthur'a hakaret etmeye gelir. Bu uzaylı, meşhur ölümsüz Wowbanger, Arthur, Trillian, kızları Random, Zaphod ve Ford'u yokedilmekte olan dünyadan kurtarır. Wowbanger bir kaza sayesinde ölümsüzlüğe kavuşmuş olduğundan beri evrendeki herkese sırayla hakaret etmeyi kendine amaç edinmiş olan bi pezevenktir. Zaphod, bu herife çok gıcık oldugundan bu herifin ölmesi gerektiğine kanaat getirir ve tanrılarla arasının iyi olduğunu, Thor'un Wowbanger'ı kesin öldürebileceğini iddia eder ve anlaşırlar(!). Zaphod, kendi uzay gemisine atlayarak Asgard'da Thor'u bulup Wowbanger'i öldürmeye ikna etmeye gider. Wowbanger de gemisindeki uzaylıları (eh, artık Dünya kalmadı sonuçta) evrendeki son kalan insanların yanına götürmeye kabullenir. Yolda Trillian ve Wowbanger, Random'un bütün itirazlarına ve somurtmalarına karşın birbirlerine aşık olurlar. Bir yandan da Vogonlar evrendeki bütün Dünyaları yok ettikten sonra bütün insanları yok etmeye karar verirler ve onlar da aynı hedefe doğru yola çıkar. En sonunda herkes aynı anda aynı yerde buiuşur ve Thor vs. Wowbanger kavgası başlar.

Bu kadar özet yeter. Açıkcası kitabı bu kadar yazsaydı da yeterdi yazarımız. Yazarımızın adı Eoin Colfer. Kendisi 18 tane kitap yazmış olmasına rağmen adını ilk defa duydum. Meğerse çocuk kitapları yazarmış. Neren bu adama verdiler bu görevi bilmiyorum. Adamın eşinden izni aldıktan sonra kollarını sıvamış bu olaya. Stephen Fry'a yazdırsalardı bence, cok daha güzel olurdu. Eminim teklif ettiler ancak Fry ile Adams çok iyi arkadaşlardı, muhtemelen Fry önündeki zorluğu tahmin ederek 'Hayır' dedi teklife. Ne yazık ki Eoin de aynı cevabı vermemiş.
Bir çok yerde olduğu gibi farklı bir yazar karakterlere ve olaylara farklı bir şekilde yaklaşıyor. Tasvirler, tanımlar. olaylar Adams tasvirleri, tanımları ve olayları değil. Kitapta bütün önemli unsurlara bir kez değiniliyor: havlu, rehber, gargleblasterler, Heart of Gold, balıklar, Arthur'un sanviç yapma yeteneği... Eski kitaplardaki karakterlerin hepsinden bir defa bahis en azından geçiyor, Arthur'un kayıp eski sevgilisi Fenchurch bir AI olarak geri geliyor, Prostnetnic Vogon Jeltz (ve kendisini pek de Vogon hissetmeyen oğlu!), bile ortalıklarda. Bütün eski espriler en az bir kere yapılıyor, Gargle Blaster esprileri bayılana kadar tekrar ediliyor. Birkaç yeni espri de araya serpiştirilmiş.
Bana en farklı gelen şey ise Rehber idi. Orjinal kitaplarda rehberi hep üçüncü kişi yazardı. Burada rehber girdileri TV serisinde olduğu gibi araya serpistirilmiş italik bir font ile, dipnotlarla. Pek de iyi olmamış açıkcası ama daha çok Wikipedia tatında olmuş. Nasıl laptopta izlediğim bir belgeseli durdurup Wikipedia'ya bakarım arada bir merak ettiğim bir konu hakkında, hikaye akışı çat kapı kesilip araya bir rehber hikayesi konmuş.
Kitabın beni en çok güldüren bir kısmı bir sahte irlanda aksanlı dolandırıcının yeni kurduğu koloniye tanrı araması faslı idi. Dolandırıcı arkadaşın Cthulhu ile kurduğu diyalog gerçekten hayli geyik idi. Ph'nglui mglw'nafh Cthulhu R'lyeh wgah'nagl fhtagn.

Bu kitabı okumak hayli bir zamanımı aldı, pek sarmadı açıkcası. Özellikle başta çok zordu ama gittikçe kolaylaştı. Ne zaman ki kendime "Bu bir Douglas Adams kitabı değil, keyfini çıkar, ciddiye alma" diyebildim, kitap hızladı ve kalan üçte biri son derece hızlı bitti. Ancak üçte ikisiyle resmen boğuştum. Aynı zamanlarda gelen The Unseen University adlı Terry Pratchett kitabında hiç öyle bir sorunum olmadı, kitaba ilk sayfadan girip hayvani bir şekilde sardım okumaya.
Öte yandan kitabın hakkını yemeyeyim. Bütün hatalarına rağmen eğlenceli bir kitap. Tek kusuru Douglas Adams ve Rehber serilerini hatırlatması, onları anısını zedelemesi. Eger bu adam bu kitaptaki bütün karakterlere başla bir isim verip yazmış olsaydı muhtemelen çok ciddi sevecek, Adams ile karşılaştırmayı bırakıp sahip olduğu esprilere gülüyor olacaktım. Son derece geyik, neşeli bir kitap ancak bu kitabı en bi orjinal ve ilk rehber kitabıyla karşılaştırıp aradan 30 yıl sıra hala okunabileceğini düşünmek hata olur. Şaka değil, ilk Otostopçu radyo oyunu 1978 Martında yayınlandı. İlk kitap tam 30 yıl once, 1979 Ekiminde ayınlanmıştı ve ilk kitap halen bilim kurgu ve komediyi seven gençlere önereceğim en önemli kitaplardandır.
Şimdi evime geri gidip küveti sıcak suyla doldurup plastik ördeğimi yüzdüresim var......
Borders, Oxford 15 Kasım 2009
Pazar, Kasım 08, 2009
Hitit Güneşi Epizort 20 - Surrogates!
Stüdyo Coda'dan hücum kayıtlaaaaa tekrar aranızdayız.
21. epizort iki hafta sonra (belki de daha yakın!) ellerinizde olacak.
Bu arada şunu dinleyin bakalım!
Kadromuz? Kansu, Hakan, Mert, Fatih(!), Yigit ve bi sürü ziyaretçi. Kameramanımız da Musti.
Ve Stüdyodaki olay aynen böyleydi... (Daha bi sürü foto burada)
Yigit: Bu düğme ne işe yarıyo acaba???

Fatih: Abi senden de bi mok anlasan şu kayıt işlerinden ya...

Hakan: Dur becerecek biraz zaman verelim?

Musti: Lan bi durun da... Çiiiiiizzz!!

Cemaat: Kansu! Sen de böyle çıktın!

Musti: Bu herifleri boşverin kızlar, ben varım burda!
21. epizort iki hafta sonra (belki de daha yakın!) ellerinizde olacak.
Bu arada şunu dinleyin bakalım!
Kadromuz? Kansu, Hakan, Mert, Fatih(!), Yigit ve bi sürü ziyaretçi. Kameramanımız da Musti.
- Stüdyo Coda - KIZILIRMAK SOKAK, DEMİRTAŞ APARTMANI, 5/2, KIZILAY hatta ve hatta TEL: (312) 419 69 88
- Surrogates konusuna giriş
- Brave New World
- Altın Gölgelerin Şehri
- Cyberbunk... Cyberpunk olayi
- Philip Kerr - Bir Felsefi Cinayet
- Neil Stephenson - Snow Crash
- Çünkü ben öküzüm - Stüdyo Coda - KIZILIRMAK SOKAK, DEMİRTAŞ APARTMANI, 5/2, KIZILAY Gitmeyen aşkolsun...
- James Cameron - Avatar
- Amerikan Sineması dünyayı kurtaracak mı?
- Masamune Shirow (manga) / Mamoru Oshii (filmler) - Ghost In The Shell
- Philip K. Dick'in hikayelerinden çalıntılar
- Philip K Dick ve Ubik
- Her nasılsa Mert'in bihaber oldugu olay: Second Life
- Red Dwarf: Better Than Life
- Gazetelerin dünyada kalan ömürleri
- Philip K Dick ve nasıl Hollywood PKD amcayı sömürmekte. Bu romanı sadece 1964'te yazmış...
- Süper Kayıt ortamı - Stüdyo Coda - KIZILIRMAK SOKAK, DEMİRTAŞ APARTMANI, 5/2, KIZILAY Fotolar da aşşada!
Ve Stüdyodaki olay aynen böyleydi... (Daha bi sürü foto burada)
Yigit: Bu düğme ne işe yarıyo acaba???
Fatih: Abi senden de bi mok anlasan şu kayıt işlerinden ya...
Hakan: Dur becerecek biraz zaman verelim?
Musti: Lan bi durun da... Çiiiiiizzz!!
Cemaat: Kansu! Sen de böyle çıktın!
Musti: Bu herifleri boşverin kızlar, ben varım burda!
Procrastination
20. episodun editingini bitirmektense nelerle ugrasiyoz, aman Mitra!
Eralp:

Mert:

Hakan:

Yigit:

Ve Kansu:

Tabii ki bu adamlar sagolsunlar!
Eralp:

Mert:

Hakan:

Yigit:

Ve Kansu:

Tabii ki bu adamlar sagolsunlar!
Cumartesi, Ekim 24, 2009
Hitit Gunesi Epizort 19 - Turkiye'de Bilim Kurgu!
Yigit ve Hakan Studyo Coda'dan bildiriyor!
- Gelecegin Yazarlari Dizisi ve L. Ron Hubbard
- Elif Safak
- Solomon Kane
- Turkiye'de Bilim Kurgu ceviri isi, BK yazarlari ve yayinevleri
- Stanley Kim Robinson ve salak Booker Prize odulu jurisi
- www.Fanzinci.com
- Orkun Ucar
- Altin Cag hikayeleri
- Gelecegin Yazarlari Dizisi ve L. Ron Hubbard
- Elif Safak
- Solomon Kane
- Turkiye'de Bilim Kurgu ceviri isi, BK yazarlari ve yayinevleri
- Stanley Kim Robinson ve salak Booker Prize odulu jurisi
- www.Fanzinci.com
- Orkun Ucar
- Altin Cag hikayeleri
Salı, Ekim 20, 2009
Podcast durumu
Bi suredir podcast yayinlayamadik.
Esasinda haldir huldur kaydediyoruz. Episodlar 19, 20, 21, 22a ve 22b kaydedildiler ancak edit ve mix edilmeyi bekliyorlar. Bu ise bu hafta icinde girisebilecegime inaniyorum.
Kisacasi geyiklemek calismaktan daha kolay!
Yakinda... Burada...
Esasinda haldir huldur kaydediyoruz. Episodlar 19, 20, 21, 22a ve 22b kaydedildiler ancak edit ve mix edilmeyi bekliyorlar. Bu ise bu hafta icinde girisebilecegime inaniyorum.
Kisacasi geyiklemek calismaktan daha kolay!
Yakinda... Burada...
Pazartesi, Eylül 28, 2009
Hitit Güneşi Epizort 17
- David Brin - Foundation's Triumph
- Bilim Kurgu ile ilk ne zaman, nasil tanistiniz?
- Naylon folyo ile kaplanmis uzaktan kumanda gorenlerden misiniz?
- Turkiye'de ozel televizyonlarin ilk zamanlarinda yayimlanan Bilim Kurgu filmleri
- Fizikci Emiri Skype'da goren HititGunesi tayfasi CERNden bahsetmeye baslar ve geyigin dibini Dan Brown uzerinden vardiklari Chuck Norriste bulur.
- Komplo teorileri, Illuminati, The Illuminatus! Trilogy
- Kitap paylasim projeleri
- Vernor Vinge'in kurgu evrenine giris (Vinge 101)
- Wikipedia'ya sevgi-saygi
- Kavanozdaki Adam ve 80lerin TV Bilim Kurgu dizileri
- Gargoyle geyigi
Toplam sure 1:10:03.
Neil Gaiman'in Kitapligi
Kavanozdaki Adam videolari
Perşembe, Eylül 24, 2009
Blood: The Last Vampire

Hong Kong, Japonya, Fransa 91 Dakika
Geçenlerde kafamda toplanan kara bulutları dağıtayım diye sinemalarda Son Vampir ismi ile yeni gösterilmeye başlanan Blood: The Last Vampire filmine gittim. Bayram olması ve genelde boş olan Kızılay Büyülü Fener’i seçtiğimiz için rahat ve sessiz bir seyir beklerken, salona önümüzde “vimpir filmi varmış, hadi vimpiri görelim!” nidaları ile giren güruh beni benden aldı. Yine de gayet uslu seyrettiler, günahlarını almışım.
Esas konumuza döner isek kısaca Blood 2000 yılında çekilmiş olan 48 dakikalık, gayet tadında ve lezzetli bir anime. Filmimiz ise anime üzerine inşa edilmiş.
Filme göre Saya babası insan, annesi vampir/iblis ancak iyiler iyisi, güzeller güzeli, genç kız görünümünde, nerden baksanız dört yüz yılı devirmiş bir kızcağızdır. Amacı babasını öldüren en yaşlı iblis Onigen’i öldürmektedir. Bu amaç uğruna Konsey adı verilen bir örgüt ile işbirliği yapar. Başlarında elder/yaşlılar olan konsey insanlığı kurtarmaya kendini adamış olup gizlice takılırlar. Bu konsey öyle bir oluşum ki hep Amerikalı’ların çalıştığı ancak Tenten’deki ikiz dedektiflere benzeyen, Japonya’da bile Peugeot arabaya binen kişileri de barındıran bir örgüt. Bu ilginç ikizler Siyah Giyen Adamlar edası ile olay mahallerine duhul edip delilleri itina ile, son teknoloji zamazingolar ile (olay 70’lerde unutmayın) çitiliyorlar.
Velhasıl Saya’ya hedef gösterip kelle istiyorlar. Saya kızımız da hattı zatında acımasızca gelen giden iblisleri kesiyor. Bu kesme ve hedef gösterme işlemleri Japonya’daki Amerikan üssüne denk gelince Saya pek tanıdık ve masum! okul üniformasını giyerek üsteki okulda iblis avına başlıyor. Ondan sonrası kan ve revan.
Yine de üniforma ve okul kızı sapıklığı konusunda animenin de, filmin de hakkını yemeyeyim. Animede olay sapıklıktan çok bir olay gereği kıyafet olarak geçiyor. Filmde de çok farklı değil. Yine de Japon anime/film okul kızı var mı var.

Esas kızımız Saya’nın animede de vampir insan melezi olduğu ima edilip, geçmişi hakkında satır arasında ipuçları serpiştirilmişti. Film ise kör gözüne parmak başlayarak olayın bütün şeceresini vererek başlıyor. Bu noktada animedeki gizemin azalması aralanması olayın tadını bozmuş.
Yetmişlerin Amerikan üssü teması nedense hoşuma gitti. Ancak fazlası ile gereksiz yan karakterler var. Hele Alice adlı kız fazlası ile gereksiz olmuş. Amerikalı seyircilere filmdeki Uzakdoğu ağırlığını azaltmak için konulmuş olması muhtemel.
Dövüş sahneleri kaynağı anime olan bir film için başarılı ve sürükleyici iken filmin ikinci yarısında iş bana hiç hitap etmeyen Çin işi dövüş filmlerine dönüyor. Sanırım bunda yapımcıların “Kaplan ve Ejderha” ile aynı ekip olması büyük. İblislerin animedeki şekillerinde olması kötü olmuş. Eciş bücüş yaratıklar çizmişler. Daha azametli ve korkutucu olmalarını beklerdim. Her şeye ve bariz sonuna rağmen beklentilerimin üzerinde bir film olmuş.
Bir son not olarak; Belki rastlantı, belki de bilinçli bir gönderme olmuş ama çözemediğim bir ayrıntı var. Filmin sonlarına doğru kahramanlarımız bir dağ yolunda, altlarında bir kamyon ile son sürat giderken kanatlı bir iblis ile dövüşüyorlar. Kapılar kırılıyor, iblis kayalara çarpıyor. Bütün bu sahneler bana Underworld 2 filminin başındaki kovalamaca sahnelerini anımsattı.
Esas konumuza döner isek kısaca Blood 2000 yılında çekilmiş olan 48 dakikalık, gayet tadında ve lezzetli bir anime. Filmimiz ise anime üzerine inşa edilmiş.
Filme göre Saya babası insan, annesi vampir/iblis ancak iyiler iyisi, güzeller güzeli, genç kız görünümünde, nerden baksanız dört yüz yılı devirmiş bir kızcağızdır. Amacı babasını öldüren en yaşlı iblis Onigen’i öldürmektedir. Bu amaç uğruna Konsey adı verilen bir örgüt ile işbirliği yapar. Başlarında elder/yaşlılar olan konsey insanlığı kurtarmaya kendini adamış olup gizlice takılırlar. Bu konsey öyle bir oluşum ki hep Amerikalı’ların çalıştığı ancak Tenten’deki ikiz dedektiflere benzeyen, Japonya’da bile Peugeot arabaya binen kişileri de barındıran bir örgüt. Bu ilginç ikizler Siyah Giyen Adamlar edası ile olay mahallerine duhul edip delilleri itina ile, son teknoloji zamazingolar ile (olay 70’lerde unutmayın) çitiliyorlar.
Velhasıl Saya’ya hedef gösterip kelle istiyorlar. Saya kızımız da hattı zatında acımasızca gelen giden iblisleri kesiyor. Bu kesme ve hedef gösterme işlemleri Japonya’daki Amerikan üssüne denk gelince Saya pek tanıdık ve masum! okul üniformasını giyerek üsteki okulda iblis avına başlıyor. Ondan sonrası kan ve revan.
Yine de üniforma ve okul kızı sapıklığı konusunda animenin de, filmin de hakkını yemeyeyim. Animede olay sapıklıktan çok bir olay gereği kıyafet olarak geçiyor. Filmde de çok farklı değil. Yine de Japon anime/film okul kızı var mı var.

Esas kızımız Saya’nın animede de vampir insan melezi olduğu ima edilip, geçmişi hakkında satır arasında ipuçları serpiştirilmişti. Film ise kör gözüne parmak başlayarak olayın bütün şeceresini vererek başlıyor. Bu noktada animedeki gizemin azalması aralanması olayın tadını bozmuş.
Yetmişlerin Amerikan üssü teması nedense hoşuma gitti. Ancak fazlası ile gereksiz yan karakterler var. Hele Alice adlı kız fazlası ile gereksiz olmuş. Amerikalı seyircilere filmdeki Uzakdoğu ağırlığını azaltmak için konulmuş olması muhtemel.
Dövüş sahneleri kaynağı anime olan bir film için başarılı ve sürükleyici iken filmin ikinci yarısında iş bana hiç hitap etmeyen Çin işi dövüş filmlerine dönüyor. Sanırım bunda yapımcıların “Kaplan ve Ejderha” ile aynı ekip olması büyük. İblislerin animedeki şekillerinde olması kötü olmuş. Eciş bücüş yaratıklar çizmişler. Daha azametli ve korkutucu olmalarını beklerdim. Her şeye ve bariz sonuna rağmen beklentilerimin üzerinde bir film olmuş.
Bir son not olarak; Belki rastlantı, belki de bilinçli bir gönderme olmuş ama çözemediğim bir ayrıntı var. Filmin sonlarına doğru kahramanlarımız bir dağ yolunda, altlarında bir kamyon ile son sürat giderken kanatlı bir iblis ile dövüşüyorlar. Kapılar kırılıyor, iblis kayalara çarpıyor. Bütün bu sahneler bana Underworld 2 filminin başındaki kovalamaca sahnelerini anımsattı.
Salı, Eylül 22, 2009
Cyborg She - Boku no kanojo wa saibôgu
Nah resim Wikipedia'dan calinti.- IMBD Rating: 6.5/10
- Director: Jae-young Kwak
- Yazar: Jae-young Kwak
- Tarihler: 31 May 2008 Japonya 30 Nisan 2009 Birlesik Krallik (Sci-Fi London olayi)
- IMBD:http://www.imdb.com/title/tt0929860/
- Wiki: http://en.wikipedia.org/wiki/Cyborg_She
- Haruka Ayase ... Cyborg
- Keisuke Koide ... Jiro Kitamura
Ben bu filme 'aaa japon bilimkurgu, kaçırmayayım, robot mobot savaş olur" şeklinde hiç içeriğine bakmadan bilet aldım. Beklentimin çok tersi bir film olarak çıktı ama neyse oldum.
Filmi izleme şansınız muhtemelen olmaz, o yüzden bolca spoiler dolu bi synopsis yazayım çünkü filmin senaryosuu hayli bi garip.
Karakterimiz Zombi 20-25 yaşlarında tek başına yaşayan ve pek bir arkadaşı olmayan aciz bir tiptir. Hayatındaki tek lüksü doğu gününde kendisine bir hediye alip iyi bir lokantada yemek yemektir. Herneyse, kendisine iyi bir saat alırken garip kıyafetli, ayakları çıplak bir kıza gözü takılır. Yeni Karamürsel (kaldı mı acaba?) tarzı her bi bokun olduğu bir magazadan alışveriş yaparken kızın sağdan soldan bir takım kıyafetler arakladığını görür. Ondan sonra kızın parayı ödemeden mağazadan kaçtığını farkeder.
Herneyse, kahramanımız hatun ile bu şekildfe tanışır karakterimiz. Beraberce son derece güzel bir akşam geçiririrler, lokantanın da parasını vermezler, polisler bunları kovalar, abuk subuk bir sürü Tokyo gece yaşamı ortamını bize gösterdirdikten sonra kahramanlarımız kendilerini bizim salağın evinin önünde bulur. Bu arada kız da bir yandan "beni sevmiyor" gibi laflar eder. En sonunda akşamın sonu gelir.
Bizim safa kızın gidişinin arkasından bakmamasını emrettikten sonra. kız pat diye ortadan kaybolur salya sümük bir şekilde ağlarken manasızca.
Aradan bir sene geçer. Gene bizim salağın doğum günüdür. Kendisine bir hediye alır ve bir lokantaya gider. Bu arada Terminator tadında bir olaydan bizim kız tekrar ortaya çıkar, birkaç serseriyi döver. Resmen Terminator tadında birkaç dakika yaşanır. Kızımız bizim salağı elini koyduğu gibi aynı lokantada bulur. Ancak geçen sene kızımızın suratı süper şirin iken bu sene suratından düşen bin parçadır. Lokantada bir pasta siparis eder, oğlanımıza "happi birtttaaaayyyy" yaptıktan sonra kafasını pastaya yapıştırır. Tam da bu arada bir psikopat elindeki silahla etrafa dandun ateş etmeye başlar. Kızımız psikopati pataküte dövdükten sonra camdan dışarı atar. Bizim Cyborg hatun herifi pataküte bir güzel dövdükten sonra esas oglanımızı kolundan tuttuğu gibi kaçırır, beraberlerce evine giderler.
Burada Cyborg hatun, kahramanımıza gelecekten geldiğini söyledikten sonra kahramanımızın gelecekteki halinden bir video mesaj iletir. Gelecekteki kahramanımızı çok ciddi bir şekilde sakatlanmış bir bilim adamıdır ve bu Cyborg hatunu kahramanımızı "gelecekteki teklikelerden korumak" için göndermiştir.
Herneyse, kahramanımız hatunu nereye giderse yanında götürür. Yavaş yavaş bir terminatör kopyasın olmaktan gerçek bir kişiliğe döner. Anlamsız ve manasız bir şekilde kahramanımızı çocukluğuna bile götürür. Sonra bir gün araları bozulur, kahramanımız hatuna çek git çeker. Hatun gider.
Aradan biraz zaman geçer ve aniden Tokyo çok kuvvetli bir depremle yerle bir olur. Filmin bir yirmi dakikası bu depremin gerçekleşmesiyle geçer. Binalar yıkılır, arabalar havalarda uçuşur, borular patlar, yerler yarılır. Cyborg hatun aniden ortaya çıkarak esas oğlanı her durumda kurtarır.
Ancak en sonunda kahramanımız bir yer yarığına düşer. Cyborg hatunumuzun üstüne de koca bina düşmüştür. Bizim salak oglanın yardım çığlıklarına yetişeyim diye robot hatun kollarının gücüyle haşşırrrrt diye kendisini ortadan ikiye ayırır, elleriyle hop hop kahramanımızın yanına gidip kolundan tutup çeker, sonra da pilinin son elektronlarıyla kahramanımızla birbirlerine ilan-ı aşk ederler.
Kahramanımız etrafında yıkılmış Tokyo kalıntıları ile salya sümük ağlarken esas hatun aniden ortaya çıkar ve daha ellerinde elektronları sıcak olan cyborg hatuna sarılmış esas oğlana "Ben geldim, burdayım, zırlama" muamelesi yapar. Esas oğlan da cyborg gögüslerinden sıkılmış olsa gerek, resmen atlar etten kemikten esas hatuna.
Efendiiiim, megerse esas hatun zaman yolculuğu yapan bır tipmiş. Kendisi gelecekten gelmişmiş. Şımarık bir zengin velet olarak müzenin birisinde dolaşırken kendisinin tıpkısı olan bir robot kalıntısı görüp bir açık arttırmada bu robotun hafıza çipini satın almişmiş. Ondan sonra adamla cyborg arasındaki aşki kendi hafızalarına yüklediğinden gidip göresi gelmiş adamı ve zaman yolculuğu için başvurup filmin ilk başindakı naneleri yemiş. Ondan sonra adamcağızı gerçekten sevdiğine kanaat getirerek bi daha yolculuk edip hayatını onunla yaşamaya karar vermişmiş, o yüzden aniden filmi sonunda sivilce gibi tekrar ortaya çıkmışmış.
Ve perde. Salya sümük herkes mutlu.
Eeee....
Dediğim gibi ben çok daha farkli bir film bekliyordum, bu çıktı. Festivalin programına bile bakmadan isimlere göre bilet almanın zararları var yani. Eğlendim ama görmesem de olurmuş. Hatun çok tatlıydı, özellikle cyborg fasıllarındaki davranışları çok güzel yapmış.
Filmin senaryosu ise eh işte. Zaman yolculuğu ve etkileri güzel bağlanmış ancak yine de biraz çelişkiler var. En büyüğü şu: Gelecekteki karakter sadece birkaç saat geçiriyor ve cyborgu genç haline bu insan beni etkilemişti, o yüzden ona benzettim diyor. Facialarda (en azından deprem olsa gerek) kendisine yardım eden olmadığından kendisi çok kötü sakatlanmış, haliyle bizim karakter sakatlanmadığından o zaman çizgisi başka bir tanesi olsa gerek. Öteki zaman çizgileri tutarli. Oralar güzelce bağlanmakta.
Filmin büyük bir kısmında senaryo çok zayıftı. Sanki ne yapacaklarını bilememişler, arka arkaya klişe "date movie" olayı koymuşlar. Esas oğlanın geçmişine gitmeleri çok manasızdı mesela bana sorarsanız. Belki bu tür filmleri pek(!) izlemediğimden benim bilgim yoktur.
Onun dışında bilgisayarlı animasyon olayı son derece başarılıydı. Böyle B-Movie tarzı bir filmde bu kadar efekt olması teknolojinin ne kadar ucuzladığının kanıtı olsa gerek.
Benden bu kadar, izlemem üzerinden aylar geçtikten sonra ancak bu kadar yorum yapabiliyorum. Yazar çizer yönetmen olayını gidin netten aratın. Sahil kenarında bu kadar tembelim işte!
Salı, Eylül 15, 2009
Hitit Gunesi Epizort 18! Zamanda Yolculuk ve Merlin

Başar, Eralp, Hakan ve Kansu yine eglendiriyo (umarız):
Zamanda yolculuk yaptığımızdan 18. epizort 17.'den önce gelicek.
Bu epizortta Merlin hakkında konuştuk temelde.
Ayrıca şu olaya saygılar. Çok ciddi eski TRT Radyo olayını andık.
İki hafta sonra 17. epizotta görüşmek üzere. (Tabii arada gaza gelip tekrar kayda girmezsek). Hanım! Tardis'i hazırla, yola çıkıcaz arkadaşlarla!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)